Merhaba,
Ben çaresiz blogger. Kahvesi bitmiş, sigarası sönmüş, yazacak her şeyi yazmadan öldüren efkarlı yazarlar gibi bomboş kayıt haznesine bakıp bakıp çıkıyorum sayfadan. Heybeli'ye gidip keçiboynuzu çiğniyorum. Yunuslar sohbet eder gibi bir yerde toplaşmış oluyorlar, ya da kararlılıkla bir yere gidiyor oluyorlar. Vapur, gemi ve benzeri büyük su araçlarının kaptanları bilirler; yunuslar onlarla yarışı girerse yavaşlayıp kazanmalarına izin verirler. Yoksa yunuslar mağlubiyetlerini kabiliyetsizliklerine bağlayıp, intihar girişiminde bulunabililiyorlar. Elbette pervanenin sebebiyet vereceği herhangi bir kazadan da uzak durmaya çalışırlar. Ne o vapurda olmak istiyorum, ne yunuslarla yüzmek, siz kazanın yani nedir, benim gizli bir bildiğim var.
23 Mayıs 2012
4 Mayıs 2012
Burgaz Yolcusu
Yangından yükselen koyu renkli dumanlar tüm anadolu yakasının üstüne serildi. Neş'emin sönmeye başladığını görünce birine sordum, tekstil fabrikasının yandığını söylediler. İçinde gardropların olduğu cümlelerimize baktım da, çok fazla kumaş vardı. Havayı kirletmesi dışında bir şeye canımın sıkılmadığını algılayıp yürümeye devam ettim. Hatta biraz yaylanarak yürüyecek kadar keyifliydim.
Keyifli olmak için bildiğim her hileyi yaparken, boyayamadığım saçlarımın kontrolden çıkacak kadar uzamalarına sinirlendim. Paket lastiği olsun, saçlardan yanan ensemi açmaya yeterdi. Yanma ihtimali yüzünden "sakın!"arak boyatmadığım saçlar şimdi boynumu yakıyordu. Vapur iskelesinde bekleşen arkadaşlara tokaları olup olmadığını sordum. Tokası varmı diye sorduğum arkadaşım keldi, gülücükten başka yanıt vermedi. Burgaz adasında inmek üzere vapura bindik. Adada birbirinin peşine takılan güzelim tırtıllar yerine, son zamanlarda gördüğümüz zamansız yağmurların getirdiği çeşitli alerjen maddeler vardı. Akşama doğru biz dahil tüm turistler kaşınıyordu.
Dönüşte yepyeni bir otobüs bekliyordu durakta, şu pembe olanlardan. Öyle yeni ki, içeri giren insanların taşıdığı tüm kokular havada asılı kalıyordu. İdrar, ter, tendürdiyot, parfüm.
Keyifli olmak için bildiğim her hileyi yaparken, boyayamadığım saçlarımın kontrolden çıkacak kadar uzamalarına sinirlendim. Paket lastiği olsun, saçlardan yanan ensemi açmaya yeterdi. Yanma ihtimali yüzünden "sakın!"arak boyatmadığım saçlar şimdi boynumu yakıyordu. Vapur iskelesinde bekleşen arkadaşlara tokaları olup olmadığını sordum. Tokası varmı diye sorduğum arkadaşım keldi, gülücükten başka yanıt vermedi. Burgaz adasında inmek üzere vapura bindik. Adada birbirinin peşine takılan güzelim tırtıllar yerine, son zamanlarda gördüğümüz zamansız yağmurların getirdiği çeşitli alerjen maddeler vardı. Akşama doğru biz dahil tüm turistler kaşınıyordu.
Dönüşte yepyeni bir otobüs bekliyordu durakta, şu pembe olanlardan. Öyle yeni ki, içeri giren insanların taşıdığı tüm kokular havada asılı kalıyordu. İdrar, ter, tendürdiyot, parfüm.
12 Nisan 2012
Yırtıcı
Açık pencereden çığlıklar doluyor odaya, gittikçe şiddeti artan. Kuş seslerinden kıyamet kopuyor sanıyorum dışarıda. Tavuklar, horozlar deliriyor önce, sonra o ince çiğ çığlığı duyuyorum. Perdeyi tereddütle aralayıp uzanıyorum, yeni sürülmüş toprağın üzerinde kanatları açık yırtıcı bir kuş duruyor. Tam olarak nedir bilmiyorum, şahin olabilir. Yan binadan çocuğun biri taş atıyordu kuşa, "uzaylı gören türk" olacak büyünce, çocuk katili edecekler beni. Fırladım bahçeye, çoktan gitmişti gizemli yırtıcı.
Yırtıcı ne ilginç kelime. Beslenmek için başka hayvanları parçalarak yiyen hayvana deniyormuş, ilk anlamının bu olduğunu söylüyor TDK. Birine yırtıcı dendiğinde gözümün önüne, eline geçen her şeyi yırtan biri geliyor. Kağıtları, çarşafları, şunu bunu ama et sanki yırtılmazmış gibi geliyor. Parçalanır minik minik kopar da "caaart" diye yırtılmaz işte. Güneşten yanan, kuruyup soyulan deri yolunur mesela, yeteri kadar kurumuşsa yırtılır da. Değil mi ama?
Yırtıcı sınıfına giren kuşa yetişemedim. En azından uçamadığı fikrini silmiş olması güzel. Belki bir fare, yılan, büyükçe bir böcek falan gördü de indi bahçeye. İnişinin herhangi bir hasardan kaynaklanan mecburi inşlerden olmamasını umdum. Burada yaşamayı olmayı en çok doğası sayesinde seviyorum. Ormanlık alandaki kurt köpekleri, peygamber develeri, baykuş ve başka yırtıcı kuşlar, hatta (alışmak zor olsa da)sıçanlar ve fareler.
Beş yaşındaydım koca yabanî sıçanları tişörtüme doldurup mahallede gezdiğimde. Şimdi nasıl oluyordu da minicik fındık farelerinden korkuyordum? Yani hangi ara öğrenmiştim korkmayı, bilmiyorum. Mahallede fazlaca fare varken benim korkmam yapılacak en son şey. Üstelik yırtıcıların en sevdiği yemek yoksa yırtıcı kuşlar da yok. Aaa, ben hiç yılan görmedim ama fare bolca varsa, yılan da olabilir. Piyon zıpırının hiç umrunda değil valla, onu postalayıp fare mi... Tamam tamam, kendimi fare beslemeye ikna etmeden çıkıyorum. Fareden korkan herkesi öpüyorum.
Yırtıcı ne ilginç kelime. Beslenmek için başka hayvanları parçalarak yiyen hayvana deniyormuş, ilk anlamının bu olduğunu söylüyor TDK. Birine yırtıcı dendiğinde gözümün önüne, eline geçen her şeyi yırtan biri geliyor. Kağıtları, çarşafları, şunu bunu ama et sanki yırtılmazmış gibi geliyor. Parçalanır minik minik kopar da "caaart" diye yırtılmaz işte. Güneşten yanan, kuruyup soyulan deri yolunur mesela, yeteri kadar kurumuşsa yırtılır da. Değil mi ama?
Yırtıcı sınıfına giren kuşa yetişemedim. En azından uçamadığı fikrini silmiş olması güzel. Belki bir fare, yılan, büyükçe bir böcek falan gördü de indi bahçeye. İnişinin herhangi bir hasardan kaynaklanan mecburi inşlerden olmamasını umdum. Burada yaşamayı olmayı en çok doğası sayesinde seviyorum. Ormanlık alandaki kurt köpekleri, peygamber develeri, baykuş ve başka yırtıcı kuşlar, hatta (alışmak zor olsa da)sıçanlar ve fareler.
Beş yaşındaydım koca yabanî sıçanları tişörtüme doldurup mahallede gezdiğimde. Şimdi nasıl oluyordu da minicik fındık farelerinden korkuyordum? Yani hangi ara öğrenmiştim korkmayı, bilmiyorum. Mahallede fazlaca fare varken benim korkmam yapılacak en son şey. Üstelik yırtıcıların en sevdiği yemek yoksa yırtıcı kuşlar da yok. Aaa, ben hiç yılan görmedim ama fare bolca varsa, yılan da olabilir. Piyon zıpırının hiç umrunda değil valla, onu postalayıp fare mi... Tamam tamam, kendimi fare beslemeye ikna etmeden çıkıyorum. Fareden korkan herkesi öpüyorum.
7 Nisan 2012
Aynı Renk?
Renkler önceleri çok canlıydı. Okuldan kaçmayı öğrendiğim zamanlara ait bir kareydi, annemin iş yerindeki camlara resim çizen hali. Oje kıvamında, renkli ama şeffaf boyaların pahada ağır olmaları benim fazla yaklaşmamı engelliyordu. Söz dinlemez, meraklı çocuklardan olduğum için. Bir heyecan okuldan kaçar, annemin yanına gitmek için okulun tam yanındaki kütüphanede çıkış zilinin çalmasını beklerdim. Camların boyanması bitene kadar, yani sadece üç gün sürmüştü maceram. Derdim o ışığın içinde coştuğu boyalara yakından bakmaktı. Dolaba kaldırılan fazla boyalara ulaşır ulaşmaz, hepsinin ağır akışkanlığını ezberlercesine bir tabağa dökmüştüm. Tüm renkler yavaaaşşça birbirine karışıyor, karıştıkça koyu tonda bir mırç oluşuyor, mırçta işlediğim suçu, suçun vehametini ve vehamete uygun olarak alacağım cezayı görüyordum. Baktım gördüğüm kehaneti gerçekleştirecek olan ayak sesleri yaklaşıyor, Speedy Gonzalez olduğum gibi "Ándele! Ándele! Arriba! Arriba! Epa! Epa! Epa! Yeehaaaaaw!".
Geçen gün abimin gözlüğünü temiz mi diye kontrol ederken gözüme yaklaştırdım. Baktım ki o camlardan görünen dünya iç gıcıklayıcı renklere sahip, ben ne görüyordum acaba dedim? Dinlendirici kullanıyordum, abimin gözlükleri daha ileri seviyedeydi, "Normalde bu gözlükle bulanık görmen lazım." diyerek korkuttuğu için kendisine çok bozuldum. Dünya bana aşırı cıvıltılı görünüyordu bazen, o renkler tastamam görüyor olsam nasıl göz kamaştıracaktı kim bilir. Şeker gibi alıp yiyesi gelirdi insanın. Gözlerim ilerledi mi acaba gerginliğiyle geçirdiğim birkaç gün, bu sabah gevşemeye başladı. Abimin gözlüğü dinlendirici olanmış, gözlüğü o an gözünde olmadığı için görememiş, diğer numaralı gözlüğüyle karıştırmış.
Sabah pencereyi açınca çiçeklenen ağaçlara bir daha görmeyecekmiş gibi daldı gözlerim. Belki korkudan böyle gördüm, belki gördüğüm bahardı. Bugünün renkleri iletken, net... dudaklarımı uzatsam öpüverecekti yapraklar. Senin gördüğün maviyle benim gördüğüm aynı mı, anlaşılmaz olmasına bayılıyorum. İki insanın yıllarca konuşacağı tek konu bu olabilir.
Geçen gün abimin gözlüğünü temiz mi diye kontrol ederken gözüme yaklaştırdım. Baktım ki o camlardan görünen dünya iç gıcıklayıcı renklere sahip, ben ne görüyordum acaba dedim? Dinlendirici kullanıyordum, abimin gözlükleri daha ileri seviyedeydi, "Normalde bu gözlükle bulanık görmen lazım." diyerek korkuttuğu için kendisine çok bozuldum. Dünya bana aşırı cıvıltılı görünüyordu bazen, o renkler tastamam görüyor olsam nasıl göz kamaştıracaktı kim bilir. Şeker gibi alıp yiyesi gelirdi insanın. Gözlerim ilerledi mi acaba gerginliğiyle geçirdiğim birkaç gün, bu sabah gevşemeye başladı. Abimin gözlüğü dinlendirici olanmış, gözlüğü o an gözünde olmadığı için görememiş, diğer numaralı gözlüğüyle karıştırmış.Sabah pencereyi açınca çiçeklenen ağaçlara bir daha görmeyecekmiş gibi daldı gözlerim. Belki korkudan böyle gördüm, belki gördüğüm bahardı. Bugünün renkleri iletken, net... dudaklarımı uzatsam öpüverecekti yapraklar. Senin gördüğün maviyle benim gördüğüm aynı mı, anlaşılmaz olmasına bayılıyorum. İki insanın yıllarca konuşacağı tek konu bu olabilir.
Günlük
İstediğim saç renginin adı "çilek"miş. Saçım koyu olduğu için, istediğim renge boyamadan önce saçımı açmam gerekiyormuş. Yani tonunu kırmızıdan daha açık bir hale getirmeliymişim ki istediğim renk tutsun. Öyle istenen renge boyayınca kapakta göründüğü gibi çıkmıyormuş her saç. İşin bir inceliği ve ona uygun fiyatı varmış. Tüm havam yerle bir olmuş, egom zedelenmiş ve azarlanmış şekilde çıktım dükkandan.
Neşemi yerine getirir diye çalışmaya sarıldım. Kardiyovasküler egzersiz yaparken gayet radikal kararlar almaya müsait oluyor insan. Kardiyovasküler egzersiz, düzenli bir dans gibi, çalıştırlacak olan kasları ve kalbi ritmi bozmadan çalıştırmaya deniyor. Sabahları kardiyovasküler egzersiz yapayım diye bir his geçiverdi içimden, o an anladım ki o his, gelip geçici bi his. Çalışma bittikten sonra koca bir tabak makarna ve bir o tabak kadar da salata yedim. Yaktıklarımı geri aldığım yetmiyormuş gibi tuzlu fıstık ve birayla gecemi taçlandırıyorum.
Şimdi hiç tanımadığım biriyle mailleşmeye başladım. Öylesine aklına gelen ismi soy ismi yazmış bir arama motoruna, sonra mesaj atmış. Yemin ediyor beni bir yerden tanımadığına, ben de eminim tanımıyorum o'nu, havadan sudan konuşuyoruz bir saattir. Sadece iç güdüleriyle hareket eden bir kızcağızın beni bulma oranını hesaplayabilirim artık.
Bugün asıl şaşırtıcı bulduğum, otobüsten iner inmez yeni yağmur yağmış gibi kokan topraktı. Toprak kokusu diye ayılıp bayılıyoruz ama bunun da hiç romantik olmayan bilimsel bir açıklaması var oysa. Böyle sıradan bir gündü işte.
Neşemi yerine getirir diye çalışmaya sarıldım. Kardiyovasküler egzersiz yaparken gayet radikal kararlar almaya müsait oluyor insan. Kardiyovasküler egzersiz, düzenli bir dans gibi, çalıştırlacak olan kasları ve kalbi ritmi bozmadan çalıştırmaya deniyor. Sabahları kardiyovasküler egzersiz yapayım diye bir his geçiverdi içimden, o an anladım ki o his, gelip geçici bi his. Çalışma bittikten sonra koca bir tabak makarna ve bir o tabak kadar da salata yedim. Yaktıklarımı geri aldığım yetmiyormuş gibi tuzlu fıstık ve birayla gecemi taçlandırıyorum.
Şimdi hiç tanımadığım biriyle mailleşmeye başladım. Öylesine aklına gelen ismi soy ismi yazmış bir arama motoruna, sonra mesaj atmış. Yemin ediyor beni bir yerden tanımadığına, ben de eminim tanımıyorum o'nu, havadan sudan konuşuyoruz bir saattir. Sadece iç güdüleriyle hareket eden bir kızcağızın beni bulma oranını hesaplayabilirim artık.
Bugün asıl şaşırtıcı bulduğum, otobüsten iner inmez yeni yağmur yağmış gibi kokan topraktı. Toprak kokusu diye ayılıp bayılıyoruz ama bunun da hiç romantik olmayan bilimsel bir açıklaması var oysa. Böyle sıradan bir gündü işte.
5 Nisan 2012
Sütten Bozma Yazı
Sütten sonraki favorim bademli dondurma. Sütü uzun uzun yazmak gerek. İçindeki a vitamini varmış, vitaminlerin alfası. Uyurken enerji yakımını kolaylaştırdığı için yumuşacık oluyormuş uyku. Süt içmek sütü ziyan etmek demekmiş, aynı miktarda sütten yoğurt veya başka bir ürün yapılırsa daha besleyiciymiş. Cildi besleyip yumuşatırmış, Kleopatra da boşuna süt havuzlarında yüzmemiş. Hz. İbrahim meleklere biri tatlı biri ekşi süt ikram etmiş. Süt ayrıca bitkilerin özüne de denirmiş.
Dün gece gördüğüm rüyadan anlamalıydım. Bilinç altımda çok kötü şeyler oluyormuş ama süt sayesinde bana bi çocuksuluk, bi ukalalık gelmişte "hıh, görmiycem işte, pis rüya!" demişim gibiydi. Hayal meyal korkunç sahneler olduğunu anımsıyorum da sahneleri anımsamıyorum. Bir yanda sütün yumuşacık uykusu, öte yanda kabuslar, sanki süt kolumu tutmuş, izin vermemiş oraya geçmeme. Sağolasın süt kardeş, bundan sonra rüya görmede sen önemli bi yardımcımsın.
Mart sezonunun çoğunu dışarda geçirdi Piyon, hâlâ dışarıda. Gözüne bir şey yapmış ama hararetinden bakamdım. Mutlu mutlu yuvarlanıyordu, yüzünü kendime çevireyim diye uzattığım elime süründü, sevdi, pati attı ama gözüne baktırmadı. Başını severken, çaylı pamukla silebildim biraz. Sonra hemen dışarı çıktı, "selam n'aber, milli oldum ben" deyip gitti. Neyse, keyifli olduğuna göre gözünde korkulacak bir şey yoktur umarım. Yakın zamanda mahallede beliren siyah beyaz ağırlıklı kedilerin oranından anlarız Piyon efendi gözünü kimlerin kapısına çarpmış. Ne kadar süt varsa içeriz birlikte.
Dün gece gördüğüm rüyadan anlamalıydım. Bilinç altımda çok kötü şeyler oluyormuş ama süt sayesinde bana bi çocuksuluk, bi ukalalık gelmişte "hıh, görmiycem işte, pis rüya!" demişim gibiydi. Hayal meyal korkunç sahneler olduğunu anımsıyorum da sahneleri anımsamıyorum. Bir yanda sütün yumuşacık uykusu, öte yanda kabuslar, sanki süt kolumu tutmuş, izin vermemiş oraya geçmeme. Sağolasın süt kardeş, bundan sonra rüya görmede sen önemli bi yardımcımsın.
Mart sezonunun çoğunu dışarda geçirdi Piyon, hâlâ dışarıda. Gözüne bir şey yapmış ama hararetinden bakamdım. Mutlu mutlu yuvarlanıyordu, yüzünü kendime çevireyim diye uzattığım elime süründü, sevdi, pati attı ama gözüne baktırmadı. Başını severken, çaylı pamukla silebildim biraz. Sonra hemen dışarı çıktı, "selam n'aber, milli oldum ben" deyip gitti. Neyse, keyifli olduğuna göre gözünde korkulacak bir şey yoktur umarım. Yakın zamanda mahallede beliren siyah beyaz ağırlıklı kedilerin oranından anlarız Piyon efendi gözünü kimlerin kapısına çarpmış. Ne kadar süt varsa içeriz birlikte. 3 Nisan 2012
Dönüş
Feribotu beklerken tuzlu ay çekirdeği çitledim, küçük sütlerden içtim. Günlerce bir şey içmemişim gibi sıvı istiyorum ne zamandır. Onlarca karınca yuvalarının ağzında dolanıyordu, çekirdek verdim, niyedir bilmem hiç ilgilenmediler. Yol boyu acaba diğer şövale annemin daha çok mu hoşuna gider diye düşündüm. Kadıköy'deki resim malzemeleri satan yer seti oluşturmam için bana fazlaca vakit ayırdı. Onca malzeme içinde şuna buna dokunmak, acayip sorular sormak eğlenceliydi. Annemse pek beklediğim gibi sevinmedi. Gece camları döve döve yağmur yağdı. Annem her balkonuna ayrı kuşların yuva yaptığından şikayet etti. Yatak odasının pervazında güvercinler varmış, mutfak balkonuna da kargalar gelmiş, salon tarafında serçeler olduğunu düşünüyormuş ama bir güvercin ölüsü görmüş. Annemin hikayesinde katil kargalardı, benim hikayemde karga gecenin suçunu üstlenen bir zanlıydı yalnızca. Görmemişti ama nedense emindi güvercini kargaların öldürdüğünden. Naylon poşetlerden birini ters çevirip elime geçirdim bu sabah. Balkon kapısı açılıraçılmaz tüm güvercinler kaçıştı güneşin girdiği deliklerden. Güvercini kaldırdığımda boynu geriye düştü, istem dışı canlı olabileceği fikrine kapıldım. Refleksel bir hızla başını tuttum. Kaskatı olmasını ummuştum, belki katılaşması için belli bir ısı, süre ve biyolojik tepkime gerekiyordu. Belki de katılaşacak kadar zaman geçmemişti ölümü üzerinden. Dönerken bindiğim tüm araçlarda uyudum. Sanki içtiğim sütler o an etkisini gösteriyordu. (asdfasdf)
31 Mart 2012
Günaydın
Omzumdan yükselen mentol kokusundan pek hoşlanmasa da kucağıma kıvrılıyor Piyon. Gece üstüm açılmış, boynum, kuluncum, omzum tutulmuş. Piyon yine de sürdüğüm bengay kokusuna şikayet etmeden uyuyor. İnat eden baharı getireyim istedim. Bloguma biraz "sevgili günlük" muamelesi de yapsam fena olmaz diye düşünüyordum ama blogu daha fazla ne idüğü belirsizleştirmeden caydım. Kontrolü yitiresim geliyor ara sıra. Mesela atlayıp Yalova'ya gitsem...
Yıllardır saçımı kırmızı mı denir kızıl mı bilmiyorum, öyle cart bir renge boyayasım gelir. Ne uygun rengi bulabildim ne de boyatacak cesareti. Annemin ilkokuldayken çizmiş olduğu ağaç resmi geliyor aklıma. Yapraklarını niçin çizmediğini sorduğumda, gereksiz bir konu açılmışta "okul bitti"ye bağlanmış gbi oldu. Birkaç küçük yeşil yaprağın yakışacağını, belki şimdi bitirebileceğini söyledim. Benim hem asabi, hem sevimli annem "kızıl olacaktı o ağaç" dedi. Ne zaman resim yapmaya başlayacak diye daha fazla beklersem o kırmızı ben olurum.
Sigarayı bıraktım. Üç mü dört mü bilemedim, oldu birkaç gün. Bitki çayı, su, kahve içmek istiyorum bolca, herşey çok lezzetli geliyor. Gayette sıkı bir ilişkimiz vardı sanıyordum sigarayla, bitiverdi. Kendini özletmeler, burnumda tütmeler falan yok. :) Ben şu deli olma işine başlayayım. Sıcak bir duş alayım, çantamı hazırlanıp çıkayım evden. Doğum gününde annemin yanında olamayacaksam, şimdi gideyim. Evet evet gidiyorum.
Yıllardır saçımı kırmızı mı denir kızıl mı bilmiyorum, öyle cart bir renge boyayasım gelir. Ne uygun rengi bulabildim ne de boyatacak cesareti. Annemin ilkokuldayken çizmiş olduğu ağaç resmi geliyor aklıma. Yapraklarını niçin çizmediğini sorduğumda, gereksiz bir konu açılmışta "okul bitti"ye bağlanmış gbi oldu. Birkaç küçük yeşil yaprağın yakışacağını, belki şimdi bitirebileceğini söyledim. Benim hem asabi, hem sevimli annem "kızıl olacaktı o ağaç" dedi. Ne zaman resim yapmaya başlayacak diye daha fazla beklersem o kırmızı ben olurum.
Sigarayı bıraktım. Üç mü dört mü bilemedim, oldu birkaç gün. Bitki çayı, su, kahve içmek istiyorum bolca, herşey çok lezzetli geliyor. Gayette sıkı bir ilişkimiz vardı sanıyordum sigarayla, bitiverdi. Kendini özletmeler, burnumda tütmeler falan yok. :) Ben şu deli olma işine başlayayım. Sıcak bir duş alayım, çantamı hazırlanıp çıkayım evden. Doğum gününde annemin yanında olamayacaksam, şimdi gideyim. Evet evet gidiyorum.
11 Mart 2012
İki Uyku Arası
Güneş uysal fırçasıyla boyamış pencereden görülen ormanı, pembe turuncu renklere. Gerinirken karnımın yumuşak yerine zıplıyor Piyon. Boşluğuma basket topu gelmiş gibi iki büklüm oluyorum. Şapşal kedi, onun karnımda yatmasından rahatsız oldum sanıp bir de patisini sallıyor. Sabah sabah karşılaştığım sevgiyle karışık asabiyete verecek uygun tepkiyi bulamıyorum. Piyon'u kalktığım sıcak yere yatırıyorum, ellerimi üzerinden çektiğim gibi bir pati daha sallıyor, sonra "istediğimin bu olmadığını biliyorsun, basit insan n'olacak!" ifadesini takınıp mama kabına yürüyor. Titreyen kuyruğunu sevsinler senin Piyon efendi, sanki ben zıpladım karnına. Neyse burnundan öpüp alıyorum gönlünü.
Sigarayı bırakmak için kullandığım ilacın yan etkilerinden birinde depresyon yazıyor. Bir şeyleri kotaracak güç bulamamam bundan mıdır emin değilim. Zaten darmadağın olan uyku düzenimi beter hale getirmesinden başka etkisi olmuyor sanki. Önceki ve sonraki sigaranın arası kendiliğinden açılıyor. Sigarayı bırakmak için kendimi belli bir düşünce yapısına falan sokmaya uğraşmıyorum. Planlamadan ilacı aldım ve içiyorum. Sigara bırakmaktan konu açılınca işaret parmağını şakağına dayayıp "her şey kafada bitiyor" diyen komik ermişlerin diğer ellerinde dumanı yükselen tütün/ürünleri görmek pek ikna edici değil. Üzerine felsefi sözler duymak da, kendimi güçlendirecek fikirler yürütmek de istemedim. Ne öyle, ne böyle mantıklı bir laf edemeden sigarayı bırakıyorum.
Uzamış saçlarımı karıştırırken buluyorum parmaklarımı. Gözlerimin önüne düşmesinden sıkıldığım perçemleri lastikle tutturmak istiyorum. Yeşil geliyor aklıma, nane demetlerine geçirdikleri yeşil lastikler. Kıvırcık saçlarının kokusunu duyumsuyorum. Kendimden kaçamayacak kadar bitkin düşmüşüm, "özledim" diyorum otobüste olduğumu unutup. Yanımdaki mutaassıp kadın, baş örtüsünü düzeltirken şöyle bir çeviriyor başını. Sesli söylediğimi anlayıp cama yaslanıyorum. İliklerime kadar özledim. Karmakarışık aklımda bir tek o'nun hırpalanmamışlığına bakıyorum. Öte yandan akıyor zaman, bir takım insanların, tanıdık tanımadık mekanların, ufak tefek olayların akmış olduğunu hatırlıyorum yorganı üstüme çekerken. Yıllardır uyumamış gibi derin bir uykuya dalıyorum.
Sigarayı bırakmak için kullandığım ilacın yan etkilerinden birinde depresyon yazıyor. Bir şeyleri kotaracak güç bulamamam bundan mıdır emin değilim. Zaten darmadağın olan uyku düzenimi beter hale getirmesinden başka etkisi olmuyor sanki. Önceki ve sonraki sigaranın arası kendiliğinden açılıyor. Sigarayı bırakmak için kendimi belli bir düşünce yapısına falan sokmaya uğraşmıyorum. Planlamadan ilacı aldım ve içiyorum. Sigara bırakmaktan konu açılınca işaret parmağını şakağına dayayıp "her şey kafada bitiyor" diyen komik ermişlerin diğer ellerinde dumanı yükselen tütün/ürünleri görmek pek ikna edici değil. Üzerine felsefi sözler duymak da, kendimi güçlendirecek fikirler yürütmek de istemedim. Ne öyle, ne böyle mantıklı bir laf edemeden sigarayı bırakıyorum.
Uzamış saçlarımı karıştırırken buluyorum parmaklarımı. Gözlerimin önüne düşmesinden sıkıldığım perçemleri lastikle tutturmak istiyorum. Yeşil geliyor aklıma, nane demetlerine geçirdikleri yeşil lastikler. Kıvırcık saçlarının kokusunu duyumsuyorum. Kendimden kaçamayacak kadar bitkin düşmüşüm, "özledim" diyorum otobüste olduğumu unutup. Yanımdaki mutaassıp kadın, baş örtüsünü düzeltirken şöyle bir çeviriyor başını. Sesli söylediğimi anlayıp cama yaslanıyorum. İliklerime kadar özledim. Karmakarışık aklımda bir tek o'nun hırpalanmamışlığına bakıyorum. Öte yandan akıyor zaman, bir takım insanların, tanıdık tanımadık mekanların, ufak tefek olayların akmış olduğunu hatırlıyorum yorganı üstüme çekerken. Yıllardır uyumamış gibi derin bir uykuya dalıyorum.
10 Mart 2012
Beyoğlu Yolcusu Kalmasın 2
Okulun rıhtımında model olan kız ve sevgilisiyle buluştuk. Dik yokuşlardan dinlene dinlene Taksim'e çıkarken sordum "Müstakbel ev arkadaşım içki içer mi?", sakin ve keyfine düşkün biri olduğunu söylediler. Sevindim fakat bu hallerin de çeşitleri vardı, içince görekcektik bakalım nasılız? Pratik rakı sofrası kurma yöntemim devreye girmiş kumpirciye dalmıştık. Bir kumpir fiyatına, patatesini almadığımız için de bol kepçeden yedi çeşit mezeyi küçük kaplara doldurtmuştuk. Ekmek, tütün, rakı, su, buz, bir de dibini koklayıp aldığım kavunla giriverdik arka sokaklardan birine. Eski mi eski, mat yeşil boyalı bir rum evinin önünde durup "işte geldik" dediklerinde başımı arnavut kaldırımından kaldırdım. Paslı, ağır kapının kendine özgü büyükçe bir anahtar girişi vardı. Zili olmayan kapıyı öylece incelerken, muhtemelen bu kilidin anahtarı çoğaltılamayacak kadar iri ve eskidir diye düşünüyordum. Müstakbel ev arkadaşıma seslendiklerinde öğrendim adının Ümit olduğunu. Kıvırcık saçlı bir baş uzandı ikinci katın cumbasından. Arkasından gelen ışık yüzünü gölgeliyordu. Tahmin ettiğim dev anahtarı atıp emilircesine içeri çekildi.
"Niçin hemen içeri girdi, bizi mi almaya gelecek, gelecekse neden anahtarı attı?" sanki sormam gereken soru sayısını şimdi doldurmaya çalışıyordum.
"Çünkü burası genel evlerle dolu, rahatsızlık vermeden geri çekiliyor." dedi ressam çocuk.
Model kız kapıyı açmaya çalışırken kafamı kaldırıp binalara baktım. Çoğu travesti, bir çok güzel yüz camda vesikalık çerçevesi kadar bir açıya oturmuş gibi bana bakıyordu. Garipseyen, soru soran gözleri öyle yorgun öyle karakterli ki, şapşal bir sevinçle gülümseyiverdim. Gülümseyip gülümsemekte kararsız kalan dudak kıvrımlarının titrediğini gördüm. Şok oldukları her ne ise onu atlattıklarında birbirlerine bakıp olanı biteni birbirlerinin yüzlerinde görmeyi umdular. Gerçekten on altı on yedi yaşlarında bir kız çocuğu onlara bakıp gülümsüyor muydu, yoksa o gördükleri tastamam bir sanrı mıydı? Bense neden şaşırmış olabileceklerini henüz anlamıyordum. Yoldan pirhana gibi geçen adamların gözleri önünde daha fazla kalmayayım diye, kapıyı açar açmaz beni kolumdan içeri çektiler. Model ve sevgilisi yüzümde korkuya benzer çizgiler aradılar. İşi gücü laf atmak olan adamların burada yoğunlaştığını niyahet anladığımı gördü, "İşte bundan söz ediyordum." dedi model kız. Omzumu silktim, ne kadar çok korkuyorlardı öyle? Kendimce haklıydım, cesur ve bu cesarete hayli tezat bir savunmasızlığım vardı. Oysa o masum, tehlikeye açık hal insanların vicdanını tetikliyordu, korkusuzluğum bundandı. Gençlik ateşiydi herhalde.
Kapıyı aynı kıvırcık saçlı açtı. Rum kapıları dar ve yüksekti. Bina içindeki tüm kapılar evin içlerine takılan olağan camlı tahta kapılardandı. Her kat ayrı hane görevi görüyor, içlerinde yüzlerini hiç görmediğimiz birileri yaşıyordu. Sanki bütün bina bu mahallede oturmaktan utanıyor ve diğerlerine yüzünü göstermiyordu. Bunları düşünürken, mutfak giriş kapısı ve geniş odayı birbirine bağlayan holden geçmiş, nihayet ışığı olan cumbalı geniş odaya girmiştik. Ümit'le sonunda yüz yüze döndük, donuk yüzünün ortasında ışıltılı masmavi gözler vardı. Bal rengi kıvırcık saçları, aynı tonda sakalları, uzun kemikli parmaklarıyla belli ki o da bir ressamdı. El sıkışıp merhabalaştık. Sohbet boyu birbirimizi gözlemler "müstakbel" takısını atıp atmayacağımıza karar verirdik.
Holün iki metre karelik bir parçasını mutfak yapmışlar zamanında. Apartman boşluğuna tüneyen güvercinler, mutfağın kırık penceresinden giriyor diye temizlemekten bıkmış. Bu yüzden evin mutfak faktörü canlı değilmiş. Anladık ki buzlar erimeden birinin gidip plastik bardak alması gerekecekti. Model kızın sevgilisi çıktı, Ümit'le mezeleri çıkardık, fakat odada bir çekyat, bir şövale, bir de kırıldı kırılacak kahverengi ahşap sandalyelerden vardı. Sağlam olana ben oturmuştum. Tual yapmak için kullandığı Amerikan benzini kaldırdı, altından kara kalem yaparken kağıdı serdiği kontrplak tabakayı çıkardı. Saygı değer kırıldı kırılacak sandalyenin yaslanma yerini zorlanmadan çıkarıp plakayı oturma yerine ortaladı. Sandalyenin diğerlerinden kısa olan bacağı altına iç cebimde kalmış, yazmayı beceremediğim bir şiiri katlayıp sıkıştırdım. Bize göre sapasağlam bir sehpa yapmıştık. Başımızı yaptığımız bu basit ama işe yarar işten kaldırıp belki ilk kez gülümsedik. Model kız çekyatın köşesinde kollarını kavuşturmuş sanki bir şeylerin ters bekliyordu. Ümit'le birilerine bulaşmayı sevmeyen insanlar olduğumuzu anlamış ve tanıştığımıza memnun olmuştuk.
Mezeleri dizerken, Ümit keyifle radyodan uygun bir müzik bulmaya çalıştı. Ümit'in sırtını dönmesini fırsat bilip kolumu çekiştirdi model kız. Paniği çok sevdiğim haydarinin biraz dökülmesine yol açtığı için ciddi bir şey söylemesini bekledim. Yoksa dökülen haydari kadar kızar ama muhtemelen o'nu sakarlıkla suçlayamazdım. Ümit'in duymaması için gergin fısıltısıyla "Erkek olmasından rahatsız değil misin yani?" dedi. Model kızla Ümit'i aynı görmediğimiz ne kadar da belliydi. Onca gerginliği bir insanın cinsiyeti miydi? Yanısıra mahalledeki diğer insanların? Bana göre bu "Bakkalın erkek olmasından rahatsız değil misin?" denmesi kadar saçmaydı. Model kızın sevgilisi kapıyı tıkırtıyla açarken yanıt olarak "Buzu poşetten çıkartırsan daha çabuk erir!" dedim. Sağ kaşımdaki kızgın kıvrımdan ne söylemek istediğimi anlamış olacak ki "hıh!"layan bir tavırla dişlemekte olduğu buz torbasını fırlatıp, sevgiliciğine yöneldi. Ümit, Timur Selçuk'tan meşhur Halet Rezaki'yi açmıştı.
Ümit'le neredeyse hiç konuşmamış olmamıza rağmen konuşmamıza gerek olmadığını seziyorduk. Çivilere astığı, duvar diplerine dayadığı, yerlere saçılıp pencere pervazlarına yığılmış tüm resimleri elimde rakıyla incelemeye başladım. Ev arkadaşı mıyız, anlaştık mı, kira ne kadar, nasıl bölüşeceğiz, ayın kaçlarında hangi giderlerimiz olacak, henüz hiç bir konu açılmamıştı. Ümit kendi sessizliğini dinliyor bense odada yavaşça geziniyordum. Model kızla sevgilisi sessizlikten rahatsız oldukça ortaya konu atıyorlar, en nihayetinde kendilerini sadece birbirleriyle sohbet ederken buluyorlardı. Model kız rakıyı fazla kaçırınca tatsızlık çıkmadan gitmeleri gerektiğini düşünüp ayaklandı. Ümit onları kapıya götürürken "iyi geceler"leştik. Sandalyemi alıp cumbaya koydum. Üç tarafım pencerelerle çevriliydi, sırtımı Ümit adında bir gencin aynı zamanda evi olan atölyesine vermiştim.
Bardaklarımızın dibini gördüğümüzde Ümit bana yatacak yer ayarlamak için çözüm düşünmeye başladı. Tek çekyat olduğu için ikimizin de rahatsız olmayacağı yöntemler bulmakta güçlük çekiyordu. Yerde yatması veya keyifle içmişken çıkıp arkadaşına gitmesi fikirlerini reddediyordum. Yatacak yer arayışı, aynı zamanda ikimizin artık ortak bir haneyi paylaştığı ve bu alanda yaşayabilmek için eşit çaba sarf edeceğimizin sessiz sözleşmesiydi. Hala dışarıya bakmaya devam ederek ayağa kalktım. Önümde uzanan koyu gri sokağın nokta nokta aydınlanan köşelerinden birinde çöp konteynırlarını ve konteynırlara sığmadığı için yanlara sıralanmış sürüyle yatağı gördüm.
Ayağa kalktığım için bilmem gerektiğini düşündüğü konuyu sırası gelmişken söyledi. Bu sokakta genel evler çoğunluktaydı, sokaktan geçenler pencerede duran her canlıya fiyat sorabilir ya da diğer kadınlar onlara rakip geldiğimi düşünebilirlerdi. Ümit aklına gelen olasılıkları sayarken, sadece mahallenin davranış bilgilerini veriyordu. Sesinde bir uyarı, "geri çekilmezsen"le başlayan tehditkar, paranoyakça, korumacı tonlardan eser yoktu. Ümit yaşadığım alanla ilgili açıklamalar yapacak, bense sınırımı kendime göre belirleyecektim. Ümit'se kendi hakkında hiç soru sormamış olmamdan, o sıkıcı, ezbere ve takıntılı tanışma merasimini yaşatmayacağımdan artık emindi. Görüyorduk, tek göz odada yaşayacak olsak bile kendi alanlarımız, özelimize saygımız olacaktı. Tanıştığımıza memnunduk.
Tüm bu düşüncelerin ardından muzır gülüşümle dışarıda sürüyle yatağın olduğunu söyledim. Hayret dolu gözleriyle cumbaya geldi, yatakları gördüğünde "Başka ne isteseydik acaba?" diye güldü. "Hadi."leyip dışarı fırladık. En temiz ve sağlam yataklardan iki tane yüklenip odaya taşıdık, ikinci seferi tamamlayınca gövdemizi saran kahkahanın duvarları gıdıklamasına izin verdik. Yarın çamaşır suyu alıp yatakları dezenfekte edene kadar birkaç kat çarşafın durumu kurtaracağını düşündük. Fakat fazla çarşaf yoktu.
Ümit hem varsa fazla çarşaf rica etmek için hem yeni kiracısıyla tanıştırmak için ev sahibi Kâzım amcayı çağırmayı önerdi. Saat gecenin ikisine geliyordu, Ümit'in nasıl bir güvenceyle Kâzım amcanın kapısını çaldığını bilmiyordum. Kısa bir süre sonra Ümit, Kâzım amcanın hem sohbet etmek, hem de birazdan aşağı indireceği yatak takımını vermek için bizi dükkânına beklediğini söyledi. Kâzım amca binaya tümüyle sahipti. En alt katını çay, ekmek arası kaşar, helva gibi şeyler sattığı bir yer yapmış, en üst katına yerleşmiş, kalan iki katı da kiraya vermişti. Elektrik, su tüm binaya tek fatura halinde geliyor, fatura ne kadar gelmiş olursa olsun tüm haneler faturanın dörtte birlik kısmını ödüyordu. Kâzım amca faturaların dörtte ikisini ödemekten biz gençlere komik gelen o ihtiyar huysuzluğuyla yakınıyordu. El sıkışır sıkışmaz Siirt'li olduğunu söyleyen Kâzım amcanın tütünden sararmış bıyıkları, rutubet kokan yeşil kadife ceketi, çift çizgili kumaş pantalonu ve topuklarına bastığı derisi çatlamış potinleri ilgiye aç tonlardaydı. Yıllardır sohbet etmemişçesine hararetle aklına gelen her şeyi söyleyen bu yaşlı adamın tek arkadaşı Pamuk'tu.
Rum evini aldığında en alt kata girip çıkar, belki de eski sahibini ararmış Pamuk kedi. Kâzım amca hiç sevmezmiş kedileri, nasıl bakılacağını da bilmez, öğrenip başına iş almakta istemezmiş. Ama yok muymuş o Pamuk zillisi, öyle tatlı, öyle beyaz, öyle masummuş ki girip aranırken, bir parça kaşar da onun için koyuvermiş yere. Pamuk, saf Ankara kedisi olarak, ilgisiz, ukala bir tavır takınmış, patisiyle ittirip bırakmış kaşarı. Elleri nasırlı, eh biraz da haşin Kâzım amcayla, narin mi narin Pamuk kedi arkadaş oluvermişler zamanla. Nazik bir dille saati hatırlatan Ümit'e, hüzünlü gözlerle yatak takımını uzattı Kâzım amca. Yine gelip sohbet etme sözü vermeden elimi kurtaramayışıma gülerek çıktık merdivenleri.
Yatakları eli yüzü düzgünlük sırasına göre dizip takımı serdik. Çiçek kokuları içinde uyuyup, sütlü poğaça, çay kokusu ve Üç Hürel'in "Yol bitmez" sesine açtım gözlerimi. Çıtırdayan kabuğuma huzurlu bir "ah çektim gerinirken, "Ben hiç böyle bir hızla büyümedim.".
"Niçin hemen içeri girdi, bizi mi almaya gelecek, gelecekse neden anahtarı attı?" sanki sormam gereken soru sayısını şimdi doldurmaya çalışıyordum.
"Çünkü burası genel evlerle dolu, rahatsızlık vermeden geri çekiliyor." dedi ressam çocuk.
Model kız kapıyı açmaya çalışırken kafamı kaldırıp binalara baktım. Çoğu travesti, bir çok güzel yüz camda vesikalık çerçevesi kadar bir açıya oturmuş gibi bana bakıyordu. Garipseyen, soru soran gözleri öyle yorgun öyle karakterli ki, şapşal bir sevinçle gülümseyiverdim. Gülümseyip gülümsemekte kararsız kalan dudak kıvrımlarının titrediğini gördüm. Şok oldukları her ne ise onu atlattıklarında birbirlerine bakıp olanı biteni birbirlerinin yüzlerinde görmeyi umdular. Gerçekten on altı on yedi yaşlarında bir kız çocuğu onlara bakıp gülümsüyor muydu, yoksa o gördükleri tastamam bir sanrı mıydı? Bense neden şaşırmış olabileceklerini henüz anlamıyordum. Yoldan pirhana gibi geçen adamların gözleri önünde daha fazla kalmayayım diye, kapıyı açar açmaz beni kolumdan içeri çektiler. Model ve sevgilisi yüzümde korkuya benzer çizgiler aradılar. İşi gücü laf atmak olan adamların burada yoğunlaştığını niyahet anladığımı gördü, "İşte bundan söz ediyordum." dedi model kız. Omzumu silktim, ne kadar çok korkuyorlardı öyle? Kendimce haklıydım, cesur ve bu cesarete hayli tezat bir savunmasızlığım vardı. Oysa o masum, tehlikeye açık hal insanların vicdanını tetikliyordu, korkusuzluğum bundandı. Gençlik ateşiydi herhalde.
Kapıyı aynı kıvırcık saçlı açtı. Rum kapıları dar ve yüksekti. Bina içindeki tüm kapılar evin içlerine takılan olağan camlı tahta kapılardandı. Her kat ayrı hane görevi görüyor, içlerinde yüzlerini hiç görmediğimiz birileri yaşıyordu. Sanki bütün bina bu mahallede oturmaktan utanıyor ve diğerlerine yüzünü göstermiyordu. Bunları düşünürken, mutfak giriş kapısı ve geniş odayı birbirine bağlayan holden geçmiş, nihayet ışığı olan cumbalı geniş odaya girmiştik. Ümit'le sonunda yüz yüze döndük, donuk yüzünün ortasında ışıltılı masmavi gözler vardı. Bal rengi kıvırcık saçları, aynı tonda sakalları, uzun kemikli parmaklarıyla belli ki o da bir ressamdı. El sıkışıp merhabalaştık. Sohbet boyu birbirimizi gözlemler "müstakbel" takısını atıp atmayacağımıza karar verirdik.
Holün iki metre karelik bir parçasını mutfak yapmışlar zamanında. Apartman boşluğuna tüneyen güvercinler, mutfağın kırık penceresinden giriyor diye temizlemekten bıkmış. Bu yüzden evin mutfak faktörü canlı değilmiş. Anladık ki buzlar erimeden birinin gidip plastik bardak alması gerekecekti. Model kızın sevgilisi çıktı, Ümit'le mezeleri çıkardık, fakat odada bir çekyat, bir şövale, bir de kırıldı kırılacak kahverengi ahşap sandalyelerden vardı. Sağlam olana ben oturmuştum. Tual yapmak için kullandığı Amerikan benzini kaldırdı, altından kara kalem yaparken kağıdı serdiği kontrplak tabakayı çıkardı. Saygı değer kırıldı kırılacak sandalyenin yaslanma yerini zorlanmadan çıkarıp plakayı oturma yerine ortaladı. Sandalyenin diğerlerinden kısa olan bacağı altına iç cebimde kalmış, yazmayı beceremediğim bir şiiri katlayıp sıkıştırdım. Bize göre sapasağlam bir sehpa yapmıştık. Başımızı yaptığımız bu basit ama işe yarar işten kaldırıp belki ilk kez gülümsedik. Model kız çekyatın köşesinde kollarını kavuşturmuş sanki bir şeylerin ters bekliyordu. Ümit'le birilerine bulaşmayı sevmeyen insanlar olduğumuzu anlamış ve tanıştığımıza memnun olmuştuk.
Mezeleri dizerken, Ümit keyifle radyodan uygun bir müzik bulmaya çalıştı. Ümit'in sırtını dönmesini fırsat bilip kolumu çekiştirdi model kız. Paniği çok sevdiğim haydarinin biraz dökülmesine yol açtığı için ciddi bir şey söylemesini bekledim. Yoksa dökülen haydari kadar kızar ama muhtemelen o'nu sakarlıkla suçlayamazdım. Ümit'in duymaması için gergin fısıltısıyla "Erkek olmasından rahatsız değil misin yani?" dedi. Model kızla Ümit'i aynı görmediğimiz ne kadar da belliydi. Onca gerginliği bir insanın cinsiyeti miydi? Yanısıra mahalledeki diğer insanların? Bana göre bu "Bakkalın erkek olmasından rahatsız değil misin?" denmesi kadar saçmaydı. Model kızın sevgilisi kapıyı tıkırtıyla açarken yanıt olarak "Buzu poşetten çıkartırsan daha çabuk erir!" dedim. Sağ kaşımdaki kızgın kıvrımdan ne söylemek istediğimi anlamış olacak ki "hıh!"layan bir tavırla dişlemekte olduğu buz torbasını fırlatıp, sevgiliciğine yöneldi. Ümit, Timur Selçuk'tan meşhur Halet Rezaki'yi açmıştı.
Ümit'le neredeyse hiç konuşmamış olmamıza rağmen konuşmamıza gerek olmadığını seziyorduk. Çivilere astığı, duvar diplerine dayadığı, yerlere saçılıp pencere pervazlarına yığılmış tüm resimleri elimde rakıyla incelemeye başladım. Ev arkadaşı mıyız, anlaştık mı, kira ne kadar, nasıl bölüşeceğiz, ayın kaçlarında hangi giderlerimiz olacak, henüz hiç bir konu açılmamıştı. Ümit kendi sessizliğini dinliyor bense odada yavaşça geziniyordum. Model kızla sevgilisi sessizlikten rahatsız oldukça ortaya konu atıyorlar, en nihayetinde kendilerini sadece birbirleriyle sohbet ederken buluyorlardı. Model kız rakıyı fazla kaçırınca tatsızlık çıkmadan gitmeleri gerektiğini düşünüp ayaklandı. Ümit onları kapıya götürürken "iyi geceler"leştik. Sandalyemi alıp cumbaya koydum. Üç tarafım pencerelerle çevriliydi, sırtımı Ümit adında bir gencin aynı zamanda evi olan atölyesine vermiştim.
Bardaklarımızın dibini gördüğümüzde Ümit bana yatacak yer ayarlamak için çözüm düşünmeye başladı. Tek çekyat olduğu için ikimizin de rahatsız olmayacağı yöntemler bulmakta güçlük çekiyordu. Yerde yatması veya keyifle içmişken çıkıp arkadaşına gitmesi fikirlerini reddediyordum. Yatacak yer arayışı, aynı zamanda ikimizin artık ortak bir haneyi paylaştığı ve bu alanda yaşayabilmek için eşit çaba sarf edeceğimizin sessiz sözleşmesiydi. Hala dışarıya bakmaya devam ederek ayağa kalktım. Önümde uzanan koyu gri sokağın nokta nokta aydınlanan köşelerinden birinde çöp konteynırlarını ve konteynırlara sığmadığı için yanlara sıralanmış sürüyle yatağı gördüm.
Ayağa kalktığım için bilmem gerektiğini düşündüğü konuyu sırası gelmişken söyledi. Bu sokakta genel evler çoğunluktaydı, sokaktan geçenler pencerede duran her canlıya fiyat sorabilir ya da diğer kadınlar onlara rakip geldiğimi düşünebilirlerdi. Ümit aklına gelen olasılıkları sayarken, sadece mahallenin davranış bilgilerini veriyordu. Sesinde bir uyarı, "geri çekilmezsen"le başlayan tehditkar, paranoyakça, korumacı tonlardan eser yoktu. Ümit yaşadığım alanla ilgili açıklamalar yapacak, bense sınırımı kendime göre belirleyecektim. Ümit'se kendi hakkında hiç soru sormamış olmamdan, o sıkıcı, ezbere ve takıntılı tanışma merasimini yaşatmayacağımdan artık emindi. Görüyorduk, tek göz odada yaşayacak olsak bile kendi alanlarımız, özelimize saygımız olacaktı. Tanıştığımıza memnunduk.
Tüm bu düşüncelerin ardından muzır gülüşümle dışarıda sürüyle yatağın olduğunu söyledim. Hayret dolu gözleriyle cumbaya geldi, yatakları gördüğünde "Başka ne isteseydik acaba?" diye güldü. "Hadi."leyip dışarı fırladık. En temiz ve sağlam yataklardan iki tane yüklenip odaya taşıdık, ikinci seferi tamamlayınca gövdemizi saran kahkahanın duvarları gıdıklamasına izin verdik. Yarın çamaşır suyu alıp yatakları dezenfekte edene kadar birkaç kat çarşafın durumu kurtaracağını düşündük. Fakat fazla çarşaf yoktu.
Ümit hem varsa fazla çarşaf rica etmek için hem yeni kiracısıyla tanıştırmak için ev sahibi Kâzım amcayı çağırmayı önerdi. Saat gecenin ikisine geliyordu, Ümit'in nasıl bir güvenceyle Kâzım amcanın kapısını çaldığını bilmiyordum. Kısa bir süre sonra Ümit, Kâzım amcanın hem sohbet etmek, hem de birazdan aşağı indireceği yatak takımını vermek için bizi dükkânına beklediğini söyledi. Kâzım amca binaya tümüyle sahipti. En alt katını çay, ekmek arası kaşar, helva gibi şeyler sattığı bir yer yapmış, en üst katına yerleşmiş, kalan iki katı da kiraya vermişti. Elektrik, su tüm binaya tek fatura halinde geliyor, fatura ne kadar gelmiş olursa olsun tüm haneler faturanın dörtte birlik kısmını ödüyordu. Kâzım amca faturaların dörtte ikisini ödemekten biz gençlere komik gelen o ihtiyar huysuzluğuyla yakınıyordu. El sıkışır sıkışmaz Siirt'li olduğunu söyleyen Kâzım amcanın tütünden sararmış bıyıkları, rutubet kokan yeşil kadife ceketi, çift çizgili kumaş pantalonu ve topuklarına bastığı derisi çatlamış potinleri ilgiye aç tonlardaydı. Yıllardır sohbet etmemişçesine hararetle aklına gelen her şeyi söyleyen bu yaşlı adamın tek arkadaşı Pamuk'tu.
Rum evini aldığında en alt kata girip çıkar, belki de eski sahibini ararmış Pamuk kedi. Kâzım amca hiç sevmezmiş kedileri, nasıl bakılacağını da bilmez, öğrenip başına iş almakta istemezmiş. Ama yok muymuş o Pamuk zillisi, öyle tatlı, öyle beyaz, öyle masummuş ki girip aranırken, bir parça kaşar da onun için koyuvermiş yere. Pamuk, saf Ankara kedisi olarak, ilgisiz, ukala bir tavır takınmış, patisiyle ittirip bırakmış kaşarı. Elleri nasırlı, eh biraz da haşin Kâzım amcayla, narin mi narin Pamuk kedi arkadaş oluvermişler zamanla. Nazik bir dille saati hatırlatan Ümit'e, hüzünlü gözlerle yatak takımını uzattı Kâzım amca. Yine gelip sohbet etme sözü vermeden elimi kurtaramayışıma gülerek çıktık merdivenleri.
Yatakları eli yüzü düzgünlük sırasına göre dizip takımı serdik. Çiçek kokuları içinde uyuyup, sütlü poğaça, çay kokusu ve Üç Hürel'in "Yol bitmez" sesine açtım gözlerimi. Çıtırdayan kabuğuma huzurlu bir "ah çektim gerinirken, "Ben hiç böyle bir hızla büyümedim.".
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


